ENİS AKIN "SONUÇ OLARAK MERKEZDEN KAÇIŞ YOK" / KİTAP-LIK DERGİSİ-SÖYLEŞİ - Yasakmeyve.com

ENİS AKIN "SONUÇ OLARAK MERKEZDEN KAÇIŞ YOK" / KİTAP-LIK DERGİSİ-SÖYLEŞİ

YASAKMEYVE'YE DAİR » ENİS AKIN "SONUÇ OLARAK MERKEZDEN KAÇIŞ YOK" / KİTAP-LIK DERGİSİ-SÖYLEŞİ

ENİS AKIN "SONUÇ OLARAK MERKEZDEN KAÇIŞ YOK"

Gamze Gürses


Gamze Gürses'in, Komşu Yayınları'ndan kitabı çıkan Enis Akın'la yaptığı bu söyleşi, Eylül-2008'de, Kitap-lık dergisinin 119. sayısında yayımlanmıştır.


Yazılı belgelerle, metinlerden eksiltmeler, dönüştürmelerle, çizgi roman sayfaları, fotoğraflar gibi görsel malzemelerle, şiirlerle kurduğunuz Güzel Boşluk bir bütünleme mi, yoksa dağınıklığın bir görüntüsünü yakalama çabası mı? Kitabın sonunda yer alan “son artı bir” adlı metinde ‘gövdesiz şiir’, ‘tek bir söz olarak bir şiir kitabı’ derken ne demek istiyorsunuz?

Bir insan hayatını bütünlük uğruna feda edebilir, bunun dışında kalabilecek kimse olduğunu zannetmiyorum. İngilizce’de ‘integrity’, Türkçe’ye belki matematikte ‘entegral’ olarak çevrilebilen bütünlük mitine karşı duracak değilim, bu, varoluşsal bir şey. Ama bazen, kopan bir tespihin taneleri gibi, bunu bir dağınıklıkla da yapmak mümkün olabilir şiir içinde. Hayatta kalmak için şair, elbette öncelikle şiir içinde bir savaş vermeli, ama bu savaşta kazanıp kazanmaması önemli değil, zaten kazananın olmadığı bir savaş vermeli. Cemal Süreya, Turgut Uyar’a “İkinci Yeni’nin gövdesi” demiştir. Şimdi, Cemal Süreya, çok önemli bir şairdir, ama şiirdeki yerini Turgut Uyar’a sanırım ağlaya ağlaya vermiştir ya da diğer bir deyişle Turgut Uyar bunu hak etmek için çok fazla şey feda etmiş, çok dışarıda kalmış olan birisidir. Bilinçli bir yok sayma politikasının sonucu olarak Turgut Uyar uzun süre yeraltında kaldığı, bugünlerde de zamansız keşfedildiği için, eleştirisi de (Halkın Dostları’ndaki küfrü bir yana ayırırsak) ister istemez zamansız olacak. Bütün İkinci Yeni şairleri entegral-bütünlük duygusunu çok önemsediler, Ece Ayhan dahil. Bunu biraz etraflarında olup biten sosyal uyanışa, biraz TC’den devraldıkları babasızlık mirasına borçlular (yalnız başına ayakta kalmak için çok güçlü iç-benlikler kurmaları gerekiyordu). Ama Cemal Süreya’nın ‘gövde’ metaforunun içerdiği bu değildi, yani Turgut Uyar’ın ‘ahlaklı duruşunu’ kastetmiyordu, şiirsel bir şeyden söz ediyordu; inşadan, yol açmaktan söz ediyordu. Bu ikisini çok fazla birbiriyle karıştırırsanız, ateist Turgut Uyar’ı dindar birisi olarak bile görebilirsiniz. Konu bu değil, konu Turgut Uyar’ın şiirinin bir merkezi olması, belirsiz bildirisinin sürekli bir aciliyete çağırıyor olması, bir merkezkaç etrafında bir şeyi ifade etmeye bir yaklaşıp, tam ifade edecekken uzaklaşması. Birileri bu bütünlüğü, bu tutarlılığı aşmak istese, bu belki sessiz bir şiirle olabilir, tenha bir şiirle, belki düzyazı şiirle veya baştan sona görsel bir şiirle aşmayı deneyebilir. Ben böyle bir şiir önermiyorum. Dolayısıyla ben gövdesi olmayan, yani giriş-gelişme-sonuç gibi bir olgunluğa evrilmeyen, birçok uvertürden birçok finale ulaşırken mola vermeyen bir metin olsun dedim. Elinizdeki metin bu anlamda gövdesizdir, kabuklar vardır, soğan gibi açarsınız, açarsınız, bir merkez yoktur, bir çekirdek yoktur, gerçek anlamda boştur bu yüzden, ya da ben öyle olmasına çalıştım. Ama elbette yine bu sefer elinizde merkezsiz bir merkezle kalırsınız, belki de gerçek bir merkezin olması gerektiği gibi. Sonuç olarak merkezden kaçış yok.

Güzel Boşluk’un daha önce yayımlanan Hiç Ama Birini, Öyleyse Ayrılalım, Puşt Ahali, Öpünce Geçmez, Çok Sevmek adlı şiir kitaplarınızla nasıl bir bağı var; hangi süreçte kaleme alındı?

İlk yazı ve şiirim Edebiyat Dostları dergisinde yayımlandı. İlk üç kitabım amatör dergilerin yayınları arasından çıktı, yani dergicilik geleneğinden yetiştiğimi söyleyebiliriz. Hiç Ama Birini isimli ilk kitabım Edebiyat Dostları’nın yayımladığı toplam iki kitaptan biriydi, Öyleyse Ayrılalım ise Edebiyat Eleştiri’nin tek kitabı. Bu kadar az sayıda yayımlanan kitaptan biri sizinkiyse, bu, bu dergiye yazan insanların önerdiği şiir bu demektir. Sonra Om Yayınları ve Avesta Yayınları gibi, ikisi de farklı yerlerde duran yayınevlerinden çıktı kitaplarım. İlk defa sadece şiir yayımlamakla tanınan bir yayınevinden bir kitabım oluyor, bu biraz da ilk sorunuzda altını çizdiğiniz bu kitabın özel niteliğiyle ilgili. Tarih olarak Öpünce Geçmez’den sonra başladı, coğrafya olarak tek başıma yurtdışında… Bir insan şehirli de olsa, yurtdışında, köyden ilk kez gelip şehri görmüş köylünün yaşadığı şaşkınlığı yaşayabilir, yani herkes konuşuyor o hiçbir şey anlamıyor, sürekli bir şeyler oluyor ama kendini ilgilendiren bir şey yok ya da çok az, bir sürü doluluktan bir araya gelmiş bir boşluk var, konuşacak kimsesi yok, alışkanlıklar, tanıdıklar yok vb. Kitap böyle bir ortamda başladı, beş yıl civarında ortalamanın çok üzerinde süren bir süreçte ortaya çıktı, ilk versiyonlarından birkaç sayfa kitapta yer alıyor, ama bu arada yüzlerce sayfa girdi ve çıktı. Her sayfanın arkasında oldukça uzun bir geçmiş var.

Bu kitabınızda da dille, sözcüklerle, harflerle oynamaya devam ediyorsunuz. Hatta “Fikir Nasıl Bulunur” adlı metnin her kelimesini telaffuz açısından benzerleriyle değiştirerek yabancı dille yeniden yazmışsınız. Harflerin ve dolayısıyla onlardan oluşan sözcüklerin sadece görsel olduklarını, önemli olanın bizim onlardan çıkardığımız anlamlar olduğunu mu vurgulamak istiyorsunuz?

İlginç bir yaklaşım ama hayır. Şiirin tarihi, bir açıdan bakınca şiirin alanının daralmasının tarihidir denebilir. Medyanın ve üretici sistemin olmazsa olmaz koşulu tüketimin sürekli artmasının sorunlu kıldığı satış ve pazarlama faaliyetlerinin, şiire sürekli saldırdığını, bir tahta kurdu gibi içeriden kemirdiğini görmek hiç de zor değil. Bu tür bir fikirsizliğin belki de en yoğun ve saf haliyle gerçekleştiği yer de kitap reklamları. Kapitalizmin bu anlamda en iyi üniversitelerden mezun olan, en yaratıcı zihinleri (ve bu arada şairleri) pazarlama sektöründe istihdam etmesinin bir rastlantı olmadığını düşünüyorum. Bir kitap reklamından bir alıntı olan “Fikir Nasıl Bulunur”, “Fakir Nasal Ballooner”a dönüşürken bir biçimde tüketim pazarını genişletmekle görevli, ama bu görevi yerine getirmekte zorlanan satış ve pazarlama yaklaşımlarını şiirden def etmek gerektiği yönünde bir anlayışın altını çizme çabası. Bir yandan son derece fikirsiz bir çalışma: “Fikir bulunmaz” diye de bakılabilir. Sadece bir kelime işlem editörünün bir spell checker özelliğinin (Türkçesi “yazı tipi hatalarını düzelt” olmuş) sonucunda burnundan sümük balon çıkarmasıyla meşhur Hint fakiri gibi bir imgeye varılabiliyorsa (Dada’nın da gösterdiği gibi) “yaratıcılık” dediğimiz hadisenin de içi boş demektir.

Dille, sözcüklerle oynadığımı çok söylüyorlar, ben bilmiyorum. Belki bunlar dilin gömleğini yırtma çabası, genişletilme çabası olarak da görülebilir. Mevcut kelime dağarı ifade etmek istediğinizi ifade etmeye yetmiyorsa, anlatmayı başka yollarla denersiniz. Konuşurken bazen bir kelime bulamadığınız için uzun suskunluklar olur. İşte o uzun suskunluklarda beyin ne yapıp ediyorsa, şiir yazarken de onu yapıyor. Ben dille oynamak konusunda açıkçası özgür olduğumu düşünmüyorum, bu yazacaklarımı ancak böyle yazabilirim. Oyun kelimesi deyince, bir tercih yapılmış gibi oluyor, yani oynamayabilirdi ama oynuyor, adamın karnı ağrıyıp iki büklüm olmuşsa kimse buna bir tercih olarak bakmaz. “Adam yerde iki büklüm yatmayı tercih ediyor” demez kimse, sizin oyun olarak adlandırdığınız yerlerin arkasına iyice bakılırsa bunların keyfe keder yapılmadığı, belirsiz de olsa bir dertle kaleme alındıkları kolayca görülebilir.

Birkaç yerde Lacan’a gönderme yapıyorsunuz. Lacan’ın dil anlayışının şiirinize ne gibi etkileri oldu?

2000 yılında Defter Dergisinde, Bir Erdem Olarak Kekeme Büyük Türk Şiiri adında bir incelemem yayınlandı. Bu yazıda, ‘kekemelik’ kelimesini, dil dağarının, ifade olanaklarının sınırlarında gezinme olarak ele aldım ve bir övgü olarak kullandım. Daha sonra Deleuze’ün de bu konuyla ilgili olarak, stil kullanan her yazarın, dili dil olmaktan çıkardığını ve bunun dile bir kekeleme enjekte etmek anlamına geldiğini okudum. Deleuze dilin doğal olmayan her tür kullanımını dolayısıyla her edebi metni, kekelemek olarak, başka bir açıdan dilin içindeki yabancılık olarak ele alıyordu. Daha sonra örneğin Beat şairlerinden Robert Creeley’nin benzer bir kavram etrafında gezindiği, E.E.Cummings’in kelimeleri bölerek yazdığı gibi dünya şiiri örneklerini de gördüm. Roman Jacobson “Belirli türdeki patolojik konuşma bozukluklarının dilin çözüldüğü noktaları incelememiz için tek fırsat olduğunu” belirtir. Lacan’ın da 9 Mayıs 1957’de Sorbonne’da Descartes amfsinde, beşeri bilimler öğrenci derneği felsefe gurubuna yapılan bir konuşmadan ibaret olan The Insistence of the Letter in the Unconcious başlıklı bir metni var, Harfin Bilinçaltındaki Lekesi ya da Bilinçaltında Bıraktığı Leke gibi çevrilebilir. Burada, Lacan, yazı ile söz arasında bir metin ortaya koyuyor ve konusu da yazı ile söz arasındaki farklar. Lacan’ın dile yaklaşımını çok öğretici buluyorum, insan ve imgesi ayna dediğimiz nesne tarafından bir kez ikiye yarılınca, yani egonun hayalileştirilmesi tamamlanınca, bütünlüğü sağlamanın tek yolu kelimeler oluyor. Bilinçaltı da burada orta çıkıyor. Lacan’a göre kelimelere yapısalcılar gibi, ‘sembolik’ deyip geçemeyiz, insanı imgesiyle bütünleşmekten alıkoyan ve aynı zamanda bütünleşmeye olanak veren tek yol olan kelimeler, zaman zaman acı verecek derecede maddidirler de. Yine Lacan’a göre kelimeler her zaman bizim ifade etmek istediğimizden çok daha anlamla yüklü geliyorlar, yani bizim istemediğimiz anlamlara yol açabiliyorlar. “Kelimeler birbirlerine benzedikleri için değil, birbirlerinden farklı oldukları için vardır” diyor Lacan. Hatta burada bir dilin nasıl süreksizlikler sistemi gibi işlediğine örnek olarak tren saatleri çizelgesini örnek veriyor, örneğin 10:30 treni 5dk geç bile gelse onun adı yine 10:30 trenidir. Dolayısıyla istemediğimiz kadar çok şey ifade eden kelimeleri ve bunların arasındaki boşlukları yönetirken birçok dil kazası, özürler, geri dönüşlerle doluyor gündelik hayat; bir şeylerin fazla söylenmesi, yanlış söylenmesi gibi hiç söylenemeden kalması da acı verebiliyor. Şair ne dile esir düşen ne de dile hakim olmaya çalışan insansa eğer, onun için, insani deneyimlerin en acımasızı ve en ödüllendiricisi olan ‘konuşmak’ eylemi sırasında yaptığımız ve üzerinde durmadığımız hatalar çok önemli oluyor.

“Annemi makyaj ile kapatabilir miyim?” adlı şiiriniz bana Filmmor’un bu seneki gösterimlerinde izlediğim “Fondöten” adlı kısa filmi hatırlattı. O film, yaşadığı zorlukları fondötenle kapatmaya çalışan bir kadının hikâyesi. Sizin şiirinizin de bu çeşit feminist bir düşünce üzerine kurulu olduğunu söyleyebilir miyiz?

O filmi görmedim. Belki. Açıkçası ben, erkeklerin 8 Mart gösterilerine katılmalarını pek hoş karşılamayan feministleri anlıyorum. ‘Anne’nin şiirlerdeki ve şarkılardaki biçimi, eksiksiz biçimi sadece bir roman karakteri, tamamıyla bir kurgudur. Bunun olduğuna inanırız, olsun isteriz ama yoktur böyle bir şey. Vamık Volkan’ın belirttiği gibi, bizim gibi toplumlarda çok anneli ailelerde (annenin yanı sıra abla, teyze, hala, anneanne, babaanne vb.) büyüyen çocuk, annesinden beklediği empatiyi bulamayınca, diğer anneye koşup gereken sevgiyi bulabiliyor. Böyle olunca egonun gelişimi için gerekli sevgi-nefret ilişkisini bir türlü öğrenemiyor. Şimdi aile türleri çekirdek olmuş olsa bile, bizim annelerimiz de bunu bilmiyor, geleneğimizde yok. O fotoğraftaki genç kadının, yine bir pazarlama malzemesinden alınmış sivilceli yüzü, annelik yapamayan annenin, evladını çıldırtan niteliklerini oraya çıkarıyormuş gibi göründü. Bir sevgi-nefret mesafesi içinde duramayan çocuklar ya anneleri tarafından yönetilmeye çok açık oluyorlar ya da gidiyorlar onları öldürüyorlar, bunları da çok sık okuyoruz gazetelerde. Ama buna rağmen Türk şiirinde sürekli bir uğrunda ölünen, bizi çok seven, üzerine titrenen, al gülüm ver gülüm, sahte anneden başkasını okumuyoruz, buna bir eleştiri olarak okunabilir sanırım.

“Yumuşak Sessizlik” adlı şiiriniz 26. surenin bir bölümünün sesli ve sert sessiz harflerinin atılmış hali. Neden Şuara Suresi ve Musa ile Firavun hikâyesini seçtiniz?

Antik çağlarda tıp metinleri manzum yazılırdı. Az önce “şiirin tarihi, şiirin alanının daralmasının tarihi” dedim, ama bu daraltmayı yalnızca çağdaş kapitalizmle sınırlandırmak yanlış olur, din de, bilim de, diğer sanat türleri de bu yöneliş içinde yerlerini aldılar. Kur’an üç Bâtıni kitap içinde dille en yakından ilgili, dilinin en farkında olanıdır. Mucizesinin dilde olduğu sık sık söylenmiştir. Şiir ile arasında bu açıdan bir sorun yaşanması kaçınılmazdı. Tanrı sözünü şair sözünden ayırmak, inançsızları inanca sevk etmek de başarılması gereken en zor görevlerden birisi olsa gerektir. Mekke’deki inançsızlara yönelik indirilmiş olan 26. Sure, diğer adıyla Şuara Suresi şairler arasında eskiden beri çok tartışılan bir suredir. Özellikle de Türkçe çevirisi “Şairler ise; gerçekten onlara da azgın-sapıklar uyar” şeklinde olan 224. ayet tartışma konusu olmuştur. Musa ile Firavun hikâyesinde Musa’nın inançsız Firavun’un karşısına çıkmadan önce kendine özgü bir kekemelik içinde olması elbette, öte yandan, çok ilginç: 13. ayetin çevirisi: “Göğsüm sıkışmakta, dilim dönmemektedir; bundan dolayı Harun'a da (elçilik görevini bildirmesi için Cebrail'i) gönder.” Sonuçta da Musa’nın kekemelikle başlayan girişimi, firavuna karşı bir ilahi mucizeler gösterisine dönüşmüş. Ama ben bu sure etrafındaki tartışmalara katılmak falan istemedim. Bana sadece, Bismillahirrahmanirrahim kelimesindeki sessizlerin, “s” hariç tamamen yumuşak sessizler olması dolayısıyla, insan sözü olmayacak denli büyük bir ses uyumu üzerine inşa edildiği hep söylenen ve Kur’an’daki keskin bildirilerin sadece yumuşak sessizlerle başlaması ilginç geldi. Keskin bildirilerin en azından Türkçe çevirisi içinde yumuşak sessizlerle nasıl bir ses bıraktığını duymak istedim. Kur’an’ı bir göstergeler toplamı olarak ele alabilir miyiz? Sanırım esas soru buydu…

Kitabınızda görsel malzeme olarak ilaç prospektüsleri de kullanmışsınız, bunlar bana hep çok edebi gelmiştir, çok şey anlatmıştır. Siz bu prospektüslerde nasıl bir edebilik buluyorsunuz?

Edebilik denebilir mi bilemiyorum, bu metinlerde en doğal haliyle insanî acılardan söz ediliyor. Ben şiire giderken ne edebi ne değil gibi bir düşünce içinde olmadım hiçbir zaman. Ben göstergeler olarak ele aldım. O prospektüslerin içinde şöyle şeyler de yazıyor: “Çocukların ulaşamayacağı yerde saklayınız”, “geri döndürülemez beyin harabiyeti”, “serebral atak”, “epileptik nöbet” “konuşma bozukluğu”, vb. Modern yaşantının, insana nefes alacak boşluk bırakmayan göstergeler saldırısına karşı boş göstergelerle bir cevap verilebilir mi? Sadece bu sayfada değil kitabın genelinde bu soruyu sordum. Bu yüzden bu kitabın bir bildirisi yok ve bu yüzden gövdesiz ve bu yüzden (dileyene) politik. Tıpkı graffitiler gibi politik. Medya ve pazarlama, içinde insanlar yaşayan bir şehrin duvarlarını sembollerle doldurarak, onu içinde yaşanan bir yer olmaktan çıkarıp bir göstergeler toplamına indirgiyorsa, graffiti de aynı düzlemde cevap verir. Şehrin duvarlarını geri ister.

Kitabınızın geneline yayılmış olan “boşluk” hangi varlığın boşluğu?

Belki bir varlıktan çok bir sürecin boşluğu: İnsan, hayatını sınırlı bir süre olarak kabul eder etmez bununla anlamlı bir şeyler yapmakla yükümlü olduğunu da kabul ediyor demektir. Bunun sonucu olarak bir şey yapması gerekir. Ama ne yaparsa yapsın, herhangi bir şey yapar yapmaz, ilk olarak, başarı başarısızlık vb. bütün bunlardan önce, ortaya yanlış yapmış olma olasılığı çıkar. Türlü endişeler içinde boğuşuyoruz hepimiz: Suçluluk, anlamsızlık ve boşluk duygusu. Bunun ifadeleri sonsuz. Örneğin Edip Cansever’e göre: “Bomboşuz, korkuyoruz da.. bunu anlatmak için şehirde bayram vardı”r. Bir başkası öykü yazar, olabilir, bir kadın anne olur, bir adam silah atar, futbol seyrederiz, kağıt oyunları, işyerleri, oteller, şehir yaşantısı, genel olarak tüm insan faaliyeti “boş” olarak görülebilir; birbirimize boş mektuplar göndeririz, aşka düşünce yüreğimizin boşluğu aklımıza gelir, birisi ölür ev boşalır, parasızlık insanın içini boşaltır, felsefe yaparız içinde boşluklara övgüler olan, bazense boşluğun nedeni çoktur, yani, orada, çoklukta da bir boşluk bulunabilir. Boşluk ne şiirde, ne de benim şiirimde yeni bir uğraş alanı: Aşkı da boştan yaratırız, sevgilimize boş veririz ya da bir gül veririz, ne olursa olur, sonunda bir boşumuza kalırız.