GÜLCE BAŞER İLE SÖYLEŞİ / MAHİR KARAYAZI - YASAKMEYVE - Yasakmeyve.com

GÜLCE BAŞER İLE SÖYLEŞİ / MAHİR KARAYAZI - YASAKMEYVE

YASAKMEYVE'YE DAİR » GÜLCE BAŞER İLE SÖYLEŞİ / MAHİR KARAYAZI - YASAKMEYVE

GÜLCE BAŞER:"SOYUT VE FELSEFİ OLUŞ BİÇİMLERİNDEN ŞİİR ÇIKARMAK, BENİM TERCİHİM DEĞİL"

Mahir Karayazı

Bu söyleşi Yasakmeyve'nin 34. sayısında yayımlanmıştır.


Gülce bu ilk kitabın. İlk kitaba kadar geçen süreçten ve Gülce’nin kim olduğundan biraz bahseder misin?

Delinin Gülcesi olan Gülce, beyaz yakalı ve kentli biridir. Modern yaşamın getirdiği sistemin kendi araçlarıyla bireye benimsettiği –bkz. Gösteri Toplumu, Guy Debord- yaşam biçimlerini, sistemin kendi araçlarına taratarak kurmayı denediği şiirde, öngörülmüş seçimlere direnir. Dünyayı değiştireceğine inanmaz, ya da böyle bir beklentisi yoktur. Don Quixote artık düşünülemez biridir çünkü. Onun yaptığı, o verili yoldan gidildiğinde alınan çıktılara çarpık bir gülümsemeyle kaş kaldırmaktır. Çünkü nedense çıktılar kimseyi tatmin etmemiştir. Hatta, emekli olup Bodrum’a yerleşenler de mutsuzdur, laf aramızda. Zaten Newton’ın mekanik yasaları da uzayı açıklamaya yetmez.

Şiir şairine benzer ya da C. Süreya’nın deyimiyle “şairin hayatı şiire dahil”. Bu bağlamda; Gülce, şiirini şehirde kurup, söylemini de şehir yaşayışı üzerinden dillendiriyor.

“aynı tepside dursa da takım olamayan
promosyon paketlerinden çıkmış iki fincan gibi”


“hani sen bi gerçek olduğunu kanıtlasan
Çıktını alabilsen hiç olmazsa bir yazıcıdan”

Elbette, bu şiirler benimsenmiş bir kentliliğin şiirleri. Kitapta öznel olarak algılanabilecek bir öykü bulunmuyor; bunlar belli bir yaşam biçiminden derlenmiş, çok olağan enstantaneler. Çünkü bir yandan bir yaşam biçimini de tartışmaya açmayı denedim. Yüksek öğrenim görmüş, diyelim, kentli ve hemen tamamen bireyleşmiş kesim için idealize edilen önerilen yoldan gidilmesi sonucu ortaya çıkan birey tipini –burada tip sözcüğünü kullanmak da ne acı; bireyleşme özgünleşme getir(e)miyor demek ki- çoğunlukla bir tür bedel ödeme anında görüntülemeyi denedim. O önerilen, teşvik edilen yaşam biçiminin yarattığı sıkıntılar en iyi oradan görülüyordu sanki.

Bir önceki soruyla da bağlantılı olarak; toprağın ve/veya mutfağın uzağında, büro ve şirket ilişkileri arasında yaşayan, annesine benzeme kaygısıyla da farklılaşan “kadın”lığın anlatımı seziliyor. Hatta “bir delinin gülcesi”nin tüm yapısı bunun üzerine kurulu… Diyebilir miyiz?

“akşamları hazır yemek tercihi
uzun dönem planlama hatası kadar radikal”


Orada sizinle hemfikir olamayacağım… Aslında anneye benzeme korkusunun bilinçli ya da bilinçaltı unsurlarını nerede gördüğünüzü merak ediyorum. Eğer gördüğünüz, doğal yaşam alanını evin dışına taşırmış bir kadınsa, bunun anneden farklılaşmayı temsil etmede yeterli bir ölçüt olduğunu düşünmüyorum. Aslında, oradaki tam olarak çalışan kadın olmayı içselleştirmiş bir kadındır; bu kadının imgeleminde ve/ya ufkunda ev kadınlığına dönüş yoktur. Kimilerince düşünülenin aksine, kadın iş yaşamına evde oturursa annesine benzeme kaygısıyla dalmaz, en azından çalışmasının temel nedeni bu değildir… Artık bir gerçeklik bu; bazı kadınlar zaten ev kadınlığını neredeyse olanaksız kılacak şekilde yetiştiriliyorlar.

Tam olarak bireyleşmiş ve kentlileşmiş bir kadın, o kadar ki kadın-erkek toplumsal sorunlarına dair alaysılaşmış bir tavrı benimsemiş, bir yandan bir erkeği “nikâhına almayı” düşünüp telaffuz edebilecek ölçüde baskınlaşabilen, ancak kent kurallarını okuyabilen –nitekim, öbür yandan kumandayı “rica eden”- bir kadın bu artık. Bir tür azınlık olsalar da bu topraklar üzerinde yaşayan, yüksek öğrenimli ve kendilerine gerçekten olabildiğince en açık iş alanı olan plazalarda kariyer yapmaya başlamış kadınların hayatı bu.

2. soruda da dediğim üzere doğa şiirinde ancak şehirde göründüğü kadarıyla var.

“dilimde yağmurlu köprü trafiği”
“kadın sevdiğini uğurlarken sonbahara diklenen son ağaçtır…”


Gerçekten bunlar taşrada ya da doğada geçen şiirler değil. Bu çok da anlaşılır bir durum aslında, çünkü en doğal olan yaşamınızda bulunan unsurları şiirleştirmek. Kentte doğmuş, kentte yetişmiş ve doğayla ancak haftasonu pikniklerinde ya da parklarda / bahçelerde haşır neşir olmuş birinin içselleştirilmiş bir tonda söz edebileceği doğa da ancak yalnızlığa ilişkin bir Anadolu efsanesi olan ahlat ağacı olabilir.

“kaptanın ölümü” başlıklık bir şiir var ki Attilâ İlhan’a ithaf edilmiş. Hem şiirin, hem de üstâdı anmak adına bir şeyler daha eklemek ister misin?

Tabii herkesin bir büyük şairi var. Attilâ İlhan oldu benimki de… Günahlarıyla, sevaplarıyla onun şiiri, beni ilk derinden etkileyen şiirdir. Attilâ İlhan hakkında ne diyebilirim ki, fazladan… Yaşadığı sürede tanışmaktan son ana dek özenle kaçındığım, cenazesindeyse son ana dek orada bulunduğum, ‘keşke ben yazsaydım,’ dediğim dizelerin asla mekanik ya da rasyonel yaklaşamayacağım şairi… İlk gençliğim.

Müfredatımızda yetişen bir öğrencinin Attilâ İlhan şiirinden etkilenmesini çok olası buluyorum. Lise edebiyat ders kitapları, Modern Türk Şiiri’ni Birinci Yeni’yle bitiriverir sanki. Bir lise öğrencisi, yıllarca Divan Edebiyatı okur, haklı ya da haksız olarak bir yakınlaşma, özdeşleşme güçlüğü yaşar. Sonra Birinci Yeni şiirini okur, haklı ve/ya eksik belli bir sempati geliştirir şiire. Edebiyat dersi orada bittiği için, şiirin son vardığı noktanın Birinci Yeni olduğunu sanır. Attilâ İlhan’sa Birinci Yeni ve İkinci Yeni arasında bir sınır çizgisi, kendine özgü bir şiirin zorunlu olarak ilk ve son şairi. Türk okuru için alımlaması kolay ve anlaşılır bir şiir olmasının yanı sıra görkemli ve sıkı dizeleriyle de onu kolayca etkisi altına alacaktır. Kaldı ki, kronolojik ve yapısal olarak da Birinci Yeni’nin ardından doğallıkla okunması beklenen bir şiir. Genç bir şiirdir onunki; coşkulu, yakıcı, esenekli ve geçicilik duygusu uyandıran.

2. soruda dediğim üzere şehirli yaşayışın kullandığı (kullandığımız) ama bir çok şairin şiirinin içerisinde göremediğimiz nesnelerin ( “ …/dvd oynatıcısı ve ev sineması da/…” ) şiirde kullanmak riskken, dilini nerdeyse bunlar üzerine oturtup, buradan şekillendirmen hakkında neler söylemek istersin?

Riskten ne anlıyoruz? Belki bunu bir tartışmak gerekiyor. Yaşamımızda yer kaplayan nesnelerin adları olan sözcükler, kullanırken zenginleştirebileceğimiz, başka atıflar yüklememize daha uygun olanlar değil midir? Kentli, beyaz yakalı bir bekârın ya da çiftin her gün en az bir saatini başında geçirdiği televizyonu metinlerinde kullanmasından daha doğal ne olabilir ki? Oradan devam edelim: Televizyon, “gösteri toplumu”nun oluşturulmasında yer alan temel araçlardan biri değil midir? O toplumu, televizyondan söz etmeden nasıl inceleyeceğiz, nasıl izleyeceğiz? Soyut ve felsefi oluş biçimlerinden bir şiir çıkartılması düşünülüyorsa, ki bu defalarca denendi, benim tercihim bu değil. Bir önceki cümleden televizyonu çıkarın, yerine bilgisayarı koyun, kurumsallaşmayı koyun, ya da riskli gördüğünüz diğer sözcükleri koyun.

Yaşamın içinde yer alan kavramları şiire katmamanın şiir okunurluğunun azalmasına yol açtığı yönündeki düşüncelerle ilgili olarak da onlara ancak kısmen katıldığımı söyleyebilirim. Daha çok Cemal Süreya’nın dediğine katılıyorum; şiir modern yaşama çok da uygun bir sanat dalı değil, çünkü “eğlencelik” olarak kullanım alanı yok. En fazla reklam metni ya da şarkı sözü türetilebilir, ki bunlar da şiirden uzaktılar asılları itibarıyla; bence daha da uzaklaşacaklar. Ancak, gün gelir, biri çıkar, bizi de bu konuda yanıltır, onu bilemem.

Görselliğin tartışmasız esas olduğu bugünlerde, düşünceyi temelde sözcüklerle kuran bizlere (bizim kuşağa) karşın kapsamlı soyut düşünceyi görsellikle kuracak alt kuşaklar mı yetişecek –ki olabilir bir şeyse buna da açığım-, yoksa düşünce görselliğe kıstırılacak ve bir süre sonra düşünmek için yeni melez diller mi bulunulacak, bundan emin değilim. Ya da, tilki dönüp dolaşıp sözcüklere gelecek belki... İnsanlık tarihi “baştan keşfetme”lerle dolu.

Riskli sözcüklerimize geri dönersek, bugün elimde bu sözcükler var, bunları kullanıyorum. Yarın yaşamlarımıza başka sözcükler katılır, o zaman bugünkülerin artık sözlükten çıkanlarının cenazesini kaldırırız bir süre; onlara saygı şiirleri yazarız ve yenilerine döneriz. Dili genişletiriz, fena mı olur? Bir zamanlar teleks makinesi vardı, daktilo vardı, hatta geniş geniş ormanlar, başa çıkılamaz bir yabani doğa vardı.


Bir Delinin Gülcesi Gülce Başer Komşu Yayınları